Günümüzde hızla değişen dünya dinamikleri ve belirsizlikler, bireylerin ruh sağlığı üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaya devam ediyor. Türk Psikofarmakoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Kemal Sayar, özellikle kaygı bozukluğu (anksiyete) üzerine yaptığı değerlendirmelerde, bu durumun sadece geçici bir endişe hali olmadığını, tedavi edilmediği takdirde bireyin yaşamını işlevsiz hale getirebilecek bir risk taşıdığını vurguladı. Sayar'a göre, bireylerin kendi etki alanlarının dışındaki, çözümü kendilerinde olmayan küresel veya karmaşık sorunlar için yoğun kaygı üretmesi, zihinsel enerjinin yanlış yönetilmesine neden oluyor.
Kaygı bozukluğunun birey üzerindeki yıkıcı etkilerine dikkat çeken Prof. Dr. Sayar, bu rahatsızlığın bir noktadan sonra kişinin profesyonel hayatını ve sosyal ilişkilerini yönetemez hale gelmesine yol açtığını belirtti. Tedavi süreci aksatılan veya görmezden gelinen anksiyete vakalarında, bireyin çalışma kapasitesinin düştüğü, yaratıcılığının köreldiği ve en nihayetinde hayattan koparak bir tür 'sosyal felç' durumu yaşadığı gözlemleniyor. Bu durum, kişinin sadece kendi iç dünyasında değil, toplum içindeki varoluşunda da ciddi yaralar açıyor.
Prof. Dr. Kemal Sayar, mücadelenin temelinde 'kontrol edilebilir alanlara odaklanma' stratejisinin yattığını ifade ediyor. İnsanın gücünü aşan ve müdahale edemeyeceği olaylar karşısında sürekli bir kaygı döngüsüne girmesi, üretkenliği baltalayan en büyük etkenlerden biri olarak gösteriliyor. Sayar, sağlıklı bir toplum yapısı için bireylerin bu tür ruhsal tıkanıklıklardan kurtulması gerektiğini, aksi takdirde toplumda 'üreten ve var olan' birey sayısının azalacağını hatırlatıyor.
Uzmanlar, kaygı bozukluğunun bir kader olmadığını ve modern tıp ile psikolojinin sunduğu imkanlarla tedavi edilebilir bir sağlık sorunu olduğunu altını çiziyor. Prof. Dr. Sayar’ın uyarıları, ruh sağlığının korunmasının sadece bireysel bir tercih değil, toplumsal bir zorunluluk olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Özellikle 'hayatın felç olması' aşamasına gelmeden önce profesyonel destek almanın, bireyin yeniden hayata tutunması ve toplumsal işlevselliğini kazanması açısından hayati önem taşıdığı belirtiliyor.