İsrail ordusunun Lübnan’ın güneyine yönelik başlattığı kara harekatı, sahada görev yapan askerlerin sarsıcı itiraflarıyla yeni bir boyuta taşındı. Çeşitli kaynaklara yansıyan ve doğrudan sahadaki askeri personelin ifadelerine dayandırılan raporlar, Lübnan köylerindeki sivil evlerin ve kamu binalarının sistematik bir şekilde yağmalandığını ortaya koyuyor. Askerlerin ifadelerine göre, boşaltılmış yerleşim yerlerine giren birlikler, değerli eşyalar, hatıra niteliğindeki objeler ve günlük kullanım malzemelerine el koyarken, bu durumun münferit vakalardan ziyade yaygın bir tutum haline geldiği belirtiliyor.
Söz konusu iddialar sadece kişisel mülklerin çalınmasıyla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda sivil altyapının 'operasyonel ihtiyaç' gerekçesiyle ancak kontrolsüz bir şekilde tahrip edildiği vurgulanıyor. Sahadaki tanıklıklar, askerlerin girdikleri evlerdeki eşyaları tahrip ettiğini, duvarlara yazılar yazdığını ve sivil yaşam alanlarını yaşanılamaz hale getirdiğini gösteriyor. Bu eylemlerin sosyal medya platformlarında bazı askerler tarafından paylaşılan görüntülerle de desteklenmesi, olayın boyutunun askeri disiplin sınırlarını aştığına dair yorumları beraberinde getiriyor.
En dikkat çekici iddia ise İsrail ordusunun üst düzey komuta kademesinin bu duruma karşı takındığı tutum oldu. Raporda, saha komutanlarının ve üst düzey yetkililerin söz konusu yağma ve yıkım faaliyetlerinden haberdar oldukları, ancak bu eylemleri durdurmak adına somut bir adım atmadıkları öne sürülüyor. Disiplin mekanizmalarının işletilmemesi, askerler arasında 'cezasızlık' algısının yerleşmesine ve bu tür uluslararası hukuk ihlallerinin normalleşmesine yol açtığı gerekçesiyle eleştiriliyor.
Uluslararası savaş hukukuna göre, işgal edilen veya operasyon düzenlenen bölgelerdeki sivil mülkiyetin korunması zorunluluğu bulunurken, bu son gelişmeler İsrail’in uluslararası arenadaki hukuki sorumluluklarını yeniden tartışmaya açtı. İnsan hakları örgütleri ve hukukçular, ordunun kendi içinde etkin bir soruşturma yürütmemesi durumunda, bu eylemlerin savaş suçu kapsamında değerlendirilebileceği konusunda uyarıyor. Güney Lübnan’dan gelen bu yeni tanıklıklar, bölgedeki insani krizin sadece çatışmalarla değil, aynı zamanda mülkiyet haklarının ihlaliyle de derinleştiğini kanıtlıyor.